İKİNCİ BİN YILIN MÜCÈDDİDİ VE SÜNNETİN SULTANI: İMAM RABBÂNÎ HAZRETLERİ (K.S.)
İslam tasavvuf, kelam ve fıkıh tarihinde, adını yediden yetmişe her Müslümanın sarsılmaz bir hürmetle bildiği, Nakşibendiyye yolunu sünnet-i seniyye temelleri üzerinde yeniden inşa eden en meşhur kutup şahsiyet İmam Rabbânî’dir. İslam dünyasında “Müceddid-i Elf-i Sânî” (İslam’ın ikinci bin yılının yenileyicisi) unvanıyla taçlandırılan, tam adıyla Ahmed bin Abdülahad el-Fârûkî el-Serhindî (v. 1034/1624), Hindistan’ın Serhind şehrinde dünyaya gelmiştir. Soyu Hz. Ömer’e (r.a.) dayandığı için “Fârûkî” nisbesiyle de anılır. O, İslam inancının Babür İmparatorluğu’nda tahrif edilmeye çalışıldığı bir çağda, tek başına ortaya çıkarak dini aslına döndüren muazzam bir inanç kalesidir.
Din-i İlahi Sapıklığına Karşı Tek Başına Bir Kıyam
İmam Rabbânî’nin yaşadığı 16. ve 17. yüzyıllar, Hindistan coğrafyasında İslam akidesinin en büyük tehlikelerle karşı karşıya kaldığı bir dönemdi. Babür İmparatoru Ekber Şah, Hinduizm, Hristiyanlık, Mecusilik ve İslam’ı karıştırarak “Din-i İlahi” adında sapkın, uydurma bir inanç sistemi ilan etmişti. Saray uleması can korkusu veya dünya menfaati için bu sapıklığa göz yumarken, İmam Rabbânî canını ortaya koyarak bu tahrifata karşı amansız bir mücadele başlattı.
Ekber Şah’ın ardından tahta geçen Cihangir Şah döneminde de tavizsiz duruşunu sürdürdü. Padişahın huzurunda Allah’tan başkasına secde edilemeyeceğini haykırarak hükümdara tazim secdesi yapmayı reddetti. Bu cesur çıkışı sebebiyle Gvaliyar Kalesi’nde yıllarca zindana atıldı. Ancak o, zindanı bir irşat yuvasına dönüştürdü; azılı mahkumlar onun ahlakıyla hidayete erdi. En nihayetinde Cihangir Şah hatasını anlayarak onu zindandan çıkardı, kendisinden özür diledi ve onun manevi talebesi oldu.
Tasavvufun Şeriatla Evliliği ve Mektûbât Mirası
İmam Rabbânî’yi tasavvuf dünyasında en meşhur kılan yönü, tarikatı tamamen şeriatın ve sünnetin emrine amade kılmasıdır. O, “Şeriata aykırı olan hiçbir keşif ve ilhamın Allah katında zerre miktar değeri yoktur. En büyük keramet, sünnete tam ittiba etmektir” diyerek tasavvuf dünyasındaki laubaliliklerin önüne geçmiştir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin “Vahdet-i Vücûd” felsefesine karşılık, “Vahdet-i Şuhûd” (Görüş birliği/Tecelli birliği) teorisini geliştirerek Ehl-i Sünnet akidesini felsefi sapmalardan korumuştur.
Onun İslam dünyasında elden ele dolaşan, dervişlerin ve alimlerin başucu kaynağı olan en meşhur başyapıtı **”Mektûbât”**tır. Padişahlara, devlet adamlarına, alimlere ve talebelerine yazdığı 500’den fazla mektuptan oluşan bu devasa eser; tasavvufun derin sırlarını, kelam ilminin inceliklerini ve fıkıh ahkamını muazzam bir dille açıklar. 1624 yılında Serhind’de vefat eden İmam Rabbânî, İslam medeniyetinin ikinci bin yılına yön veren sönmeyen bir tevhit feneridir.
Kaynak: islamvetarih.com