ANADOLU’NUN SAF TÜRKÇE SESİ VE İLAHİ AŞK SULTANI: YUNUS EMRE
İslam tasavvuf dünyasında ve Anadolu’nun kültürel genlerinde, adı sevgiyle, samimiyetle ve ilahi aşkla özdeşleşmiş en meşhur halk şairi ve gönül sultanı Yunus Emre’dir. 13. yüzyılın ortalarında, Moğol istilasının Anadolu’yu yakıp yıktığı, taht kavgalarının ve yoksulluğun insanları çaresizliğe ittiği en karanlık dönemde dünyaya gelen Yunus Emre; sadece bir ozan değil, derin tasavvuf ahlakını halkın en duru Türkçesiyle gönüllere üfleyen muazzam bir maneviyat mimarıdır. Onun çağları aşan mısraları, asırlardır Anadolu topraklarında nefretin yerine sevgiyi, kibirin yerine tevazuu koyan sarsılmaz bir iman pusulası olmuştur.
Kıtlık Yılları, Bir Buğday Arayışı ve Taptuk Emre Eşiği
Yunus’un dervişlik hırkasını giyme hikayesi, tasavvuf edebiyatının en meşhur ve ibretlik menkıbelerinden biridir. Anadolu’da büyük bir kıtlığın baş gösterdiği yıllarda, köyünde ekecek tohumu kalmayan mütevazı köylü Yunus, o dönemde un ve buğday dağıttığı duyulan büyük veli Hacı Bektâş-ı Velî’nin kapısına gitti. Hacı Bektaş Hazretleri, bu temiz kalpli gencin içindeki manevi cevheri görerek ona buğday yerine “nefes” (manevi feyiz) teklif etti. Ancak Yunus, evdeki aç çocukları düşünerek ısrarla buğday istedi ve heybesini doldurup yola çıktı.
Yolda giderken yaptığı hatanın farkına varan, buğdayın bir gün tükeneceğini ama nefesin ebedi olduğunu anlayan Yunus, pişmanlıkla geri döndü. Hacı Bektâş-ı Velî ona, “Senin kilidinin anahtarını biz Taptuk Emre’ye verdik, senin mürşidin odur” diyerek onu Sakarya nehrinin kenarındaki Taptuk Emre’nin dergahına gönderdi. Yunus, bu kapıya tam 40 yıl boyunca hizmet etti. Dergaha odun taşırken, “Bu kapıdan içeriye eğri, odunun bile girmesi yakışmaz” diyerek sadece dümdüz odunları seçip getirmesi, onun davasındaki ve sadakatindeki mutlak doğruluğun en meşhur sembolü haline gelmiştir.
Türkçenin İman Dili Olması ve Divan Mirası
Yunus Emre’nin İslam dünyasındaki en muazzam ve meşhur devrimi, o dönemde alimlerin Arapça, şairlerin ise Farsça yazdığı bir çağda, tasavvufun en ağır, en derin sırlarını sokağın öz Türkçesiyle anlatabilmesidir. O, Türk dilini bir irfan ve iman lisanı haline getirmiştir.
Onun kaleme aldığı “Divan” ve insan-ı kamil olma yolunu anlattığı mesnevisi “Risâletü’n-Nushiyye” (Nasihatler Kitabı), baştan sona Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin Türkçeleşmiş birer kalbi tefsiri niteliğindedir. O, “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü” diyerek İslam’ın cihanşümul şefkatini özetlemiş; “Şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat, marifet andan içerü” mısralarıyla da dinin şekil şartlarından kalbi hakikate uzanan o derin felsefi basamakları en meşhur şekilde zihinlere kazımıştır.
“Bizim Yunus” Makamı ve Vefatı
Yunus Emre, 40 yıllık pişme döneminin ardından hocasının izniyle dergahtan ayrılmış ve bir gezgin derviş olarak tüm Anadolu’yu, Şam’ı, Azerbaycan’ı karış karış gezerek ilahi aşkı mayalamıştır. O, şöhretten, kibriden o kadar kaçmıştır ki asırlar boyu halk onu sadece “Bizim Yunus” olarak bağrına basmıştır. 1320 civarında vefat eden Yunus Emre’nin mezarının nerede olduğu kesin olarak bilinmemektedir; çünkü Anadolu’nun ve İslam coğrafyasının tam 15 farklı yerinde (Eskişehir, Karaman, Aksaray, Erzurum vb.) onun adına yapılmış türbeler mevcuttur. Bu durum, onun tek bir mezara sığmadığını, her Müslüman Türk’ün kalbinde bir makam kurduğunun en meşhur kanıtıdır.
Kaynak: islamvetarih.com