TASAVVUF FELSEFESİNİN EN BÜYÜK SULTANI: “ŞEYH-İ EKBER” MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABÎ (K.S.)
İslam tasavvuf ve tefekkür tarihinin en derin, en özgün ve felsefi anlamda en çok tartışılan, yorumlanan devasa şahsiyeti hiç şüphesiz Muhyiddin İbnü’l-Arabî’dir. İslam dünyasında “Şeyh-i Ekber” (En Büyük Şeyh) unvanıyla anılan, tam adıyla Ebû Bekr Muhammed bin Alî Muhyiddîn el-Arabî (v. 638/140), Endülüs’ün (İspanya) Mürsiye şehrinde dünyaya gelmiştir. O, tasavvufu pratik bir zühd ve ahlak hayatı olmaktan çıkarıp, varlığın sırlarını açıklayan muazzam bir metafizik sisteme kavuşturan evrensel bir teolog ve kevedir.
Endülüs’ten Şam’a Uzanan Hakikat Yolculuğu
Soylu ve ilim ehli bir aileye mensup olan İbnü’l-Arabî, çocukluk ve gençlik yıllarını İşbiliye (Sevilla) ve Kurtuba’da dönemin en büyük alimlerinin dizinin dibinde geçirdi. Olağanüstü zekası ve kalbi keşifleriyle daha genç yaşta filozof İbn Rüşd başta olmak üzere dönemin tüm entelektüellerini hayrete düşürdü. Ancak onun gönlü Endülüs sınırlarına sığmıyordu; ilahi bir işaretle Doğu İslam dünyasına doğru uzun ve dönüşü olmayan bir hicret yolculuğuna çıktı.
Mısır, Mekke, Medine, Bağdat, Musul ve Anadolu’yu (Konya, Malatya) karış karış gezdi. Konya’da kaldığı dönemde Sadreddin Konevî gibi büyük bir alimi yetiştirdi ve onun vasıtasıyla fikirleri Osmanlı düşünce dünyasının temel harcı haline geldi. Ömrünün son yıllarını geçirdiği Şam, onun en büyük eserlerini olgunlaştırdığı ve hakikate yürüdüğü son durak oldu.
Varlığın Birliği: Vahdet-i Vücûd Felsefesi
İbnü’l-Arabî denildiğinde akla gelen en temel teolojik kavram “Vahdet-i Vücûd” (Varlığın Birliği) teorisidir. O, bu kavramı eserlerinde sistemli bir felsefeye dönüştürmüştür. Bu teoriye göre; mutlak ve gerçek manada var olan sadece Allah’tır. Evrendeki tüm yaratılmışlar, nesneler ve canlılar ise Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tecellisinden (yansımasından) ibarettir. Aynaya bakan bir kişinin yansıması nasıl aynada görünüyorsa, evren de Allah’ın isimlerinin göründüğü bir ayna hükmündedir.
Bu derin felsefe, zaman zaman ham ruhlar ve zahir uleması tarafından yanlış anlaşılarak “Panteizm” (kamutanrıcılık) ile karıştırılmış ve eleştirilmiştir. Ancak İbnü’l-Arabî, yaratan ile yaratılanın zat olarak asla bir olmadığını, yaratılanın sadece bir gölge ve tecelli olduğunu belirterek İslam’ın tevhit inancını en yüksek felsefi zirveye taşımıştır.
Ölümsüz Başyapıtları: Fusûsu’l-Hikem ve Futûhât-ı Mekkiyye
İbnü’l-Arabî, ömrü boyunca 300’den fazla eser kaleme almıştır. Bunların en önemlilerinden biri, Mekke’de Kabe’yi tavaf ederken kalbine doğan ilhamlarla yazmaya başladığı 37 ciltlik devasa ansiklopedisi **”el-Futûhâtü’l-Mekkiyye”**dir. Diğer başyapıtı ise Peygamber Efendimizi rüyasında görerek onun emriyle kaleme aldığı, 27 peygamberin şahsında ilahi hikmetleri anlattığı “Fusûsu’l-Hikem” (Hikmetlerin Özleri) adlı eseridir.
Fikirleri Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş felsefesinde (Şeyh Edebali ve Davud-i Kayseri vasıtasıyla) çok baskın rol oynamıştır. 1240 yılında Şam’da vefat eden Şeyh-i Ekber’in kabri uzun süre gizli kalmış, Yavuz Sultan Selim’in Şam’ı fethinin ardından rüyasında gördüğü yer kazılarak kabri bulunmuş ve üzerine muazzam bir türbe ile cami inşa edilmiştir. O, İslam tasavvufunun ufuk çizgisi ve sönmeyecek en derin tefekkür pınarıdır.
Kaynak: islamvetarih.com