İslam düşünce tarihinde, itikadi ve ameli sahada ekoller arasında derin fikri ayrılıkların yaşandığı en hassas konulardan biri “tevessül” meselesidir. Kelime anlamı itibarıyla “bir amaca ulaşmak, yakınlık kazanmak için bir vasıtayı aracı kılmak” anlamına gelen tevessül, ıstılahta ise Allah’a dua ederken O’nun katında değerli olduğuna inanılan şahsiyetleri veya salih amelleri vesile kılarak istekte bulunmayı ifade eder.
Tevessül kavramı, özellikle Ehl-i Sünnet’in kelami omurgasını oluşturan Eş’arî ve Mâtürîdî ekolleri ile tarihsel kökleri Hadis Ashabı’na dayanan, sistematik formunu ise İbn Teymiyye ile kazanan Selefî (Eserî) anlayış arasında köklü bir ayrışma noktasıdır. Ehl-i Sünnet bu ameli şer’i sınırlar içinde caiz ve müstehap kabul ederken, modern Selefî akım bu uygulamanın belirli türlerini sert bir dille eleştirmekte, hatta tevhid akidesini zedeleyen bir unsur veya doğrudan şirk olarak nitelendirmektedir.
1. Kavramsal Çerçeve: Tevessülün Çeşitleri
Meseleyi fıkhi ve kelami bir zeminde doğru tahlil edebilmek için öncelikle tevessülün İslam alimleri tarafından ittifakla kabul edilen ve üzerinde ihtilaf edilen çeşitlerini birbirinden ayırmak gerekmektedir:
- Allah’ın İsim ve Sıfatlarıyla Tevessül: Dua ederken “Ya Rahman, bana merhamet et” şeklinde Allah’ın güzel isimlerini (Esma-i Hüsna) vesile kılmaktır. Bu türün caiz ve müstehap olduğu hususunda tüm İslam fırkaları arasında tam bir icma vardır.
- Kişinin Kendi Salih Amelleriyle Tevessül: Kişinin ihlasla yaptığı bir ibadeti, gösterdiği bir sadakati vesile ederek “Allah’ım, sırf senin rızan için yaptığım şu amel hürmetine duamı kabul et” demesidir. Kur’an’da övülen ve sahih hadislerde (örneğin mağarada mahsur kalan üç kişinin kıssası) sabit olan bu tür de ittifakla caizdir.
- Hayatta Olan Salih Bir Kimseden Dua İsteyerek Tevessül: Hayatta bulunan, takva sahibi bir müminin yanına giderek ondan kendisi için Allah’a dua etmesini istemektir. Sahabenin Hz. Peygamber’den (s.a.v.) veya Hz. Ömer’in kıtlık zamanında Hz. Abbas’tan dua istemesi bu kabildendir ve fıkhen meşrudur.
- Zat, Makam ve Hürmet ile Tevessül (İhtilaflı Alan): Dua ederken doğrudan “Allah’ım, Peygamberinin veya falan veli kulunun senin katındaki makamı, hürmeti hakkı için duamı kabul eyle” şeklinde dilekte bulunmaktır. İşte Ehl-i Sünnet ile Selefîlik arasındaki ameli ve itikadi büyük kopuş tam olarak bu noktada gerçekleşmektedir.
2. Ehl-i Sünnet’in Tevessül Yaklaşımı ve Argümanları
Ehl-i Sünnet fıkhına ve kelam sistemine göre, nebi ve velilerin zatları, makamları veya vefatlarından sonra ruhaniyetleri vesile kılınarak yapılan tevessül caizdir. Buradaki temel şer’i mantık, mutlak tesir edicinin ve hakiki failin yalnızca Allah Teâlâ olduğu gerçeğidir. Tevessül eden mümin, aracı kıldığı şahsiyetin yaratma veya duaları doğrudan kabul etme gücüne sahip olduğuna asla inanmaz; yalnızca o zatın Allah katındaki sevgisini ve itibarını şefaatçi kılar.
Ehl-i Sünnet alimleri görüşlerini şu delillere dayandırırlar:
- Ayet-i Kerimeler: Maide Suresi 35. ayette yer alan “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın…” emri genel bir hüküm olarak kabul edilir. Alimler, buradaki “vesile” ifadesinin salih amelleri kapsadığı gibi, Allah’ın sevdiği kulları da kapsadığını belirtirler. Yine Nisa Suresi 64. ayette peygamberin müminler için istiğfar etmesinin teşvik edilmesi, bu kapının açık olduğunun delili sayılır.
- Hadis-i Şerifler (Gözleri Görmeyen Adam Hadisi): Osman bin Huneyf (r.a.) vasıtasıyla nakledilen sahih bir rivayete göre, gözleri görmeyen bir sahabi Hz. Peygamber’e gelerek şifa duası istemiştir. Allah Resulü (s.a.v.) ona abdest alıp iki rekat namaz kılmasını ve ardından şöyle dua etmesini öğretmiştir: “Allah’ım! Rahmet peygamberi olan Nebi’n Muhammed ile sana yöneliyor ve senden istiyorum…” Bu hadis, bizzat Peygamber’in zatı ile tevessül etmeyi öğrettiğinin en somut fıkhi delilidir.
- Sahabe Uygulaması: Hz. Ömer’in (r.a.) halifeliği döneminde yaşanan büyük kuraklıkta, yağmur duasına çıktığında Hz. Abbas’ın elini kaldırarak “Allah’ım, bizler daha önce Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik, sen de bize yağmur verirdir. Şimdi ise Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz” diyerek dua etmesi, sahabenin bu fıkhi yöntemi bildiğini ve uyguladığını gösterir.
3. Selefîliğin Tevessül Eleştirisi ve Tevhid Vurgusu
İbn Teymiyye ve takipçileri tarafından sistemleştirilen Selefî yaklaşım ise zat ve makam ile yapılan tevessülü kesin bir dille reddeder. Bu ekole göre ibadet, hiçbir aracı olmaksızın doğrudan ve sadece Allah’a yapılmalıdır. Kul ile Yaratıcı arasına üçüncü bir şahsın hürmetini veya ruhaniyetini sokmak, duanın ihlasını bozar.
Selefîlerin eleştiri noktaları ve delilleri şu şekildedir:
- Vefat Sonrası Tevessülün İptali: Selefî ekol, Hz. Peygamber’in sağlığında kendisinden dua istenerek yapılan tevessülü kabul eder ancak vefatından sonra zatı veya makamı ile yapılan tevessülü bidat sayar. Hz. Ömer’in yağmur duasında Hz. Peygamber’in kabrine gitmek yerine hayatta olan Hz. Abbas’a yönelmesini, “vefat eden biriyle tevessülün caiz olmadığının” delili olarak sunarlar.
- Cahiliye Müşriklerine Benzetme Tehlikesi: Selefî müellifler, evliya veya enbiya kabirlerine giderek buraları birer aracı mekan haline getirenlerin durumunu, Kur’an’da zikredilen cahiliye müşriklerinin mantığına benzetirler. Zümer Suresi 3. ayette geçen müşriklerin, “Biz onlara (putlara) sadece bizi Allah’ya daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” sözünü hatırlatarak, arada vasıtalar aramanın tevhidi zedeleyen tehlikeli bir ameli sapma olduğunu savunurlar.
4. Kelami ve Ameli Ayrışmanın Özü
İki ekol arasındaki kavga, özünde bir “kelimeleri anlama ve niyet” tartışmasıdır. Ehl-i Sünnet alimleri (Eş’arî ve Mâtürîdî fukahası), bir Müslümanın “falan veli hürmetine” derken şirk koşmadığını, çünkü zihninde o veliyi yaratıcı konumuna getirmediğini bilir ve Müslümanı asıl niyetine göre değerlendirerek fiile “caiz” der.
Buna karşın Selefîlik, amelin dış görünüşüne (zahirine) ve sedd-i zerâi (kötülüğe giden yolları kapama) ilkesine daha çok ağırlık verir. Halkın bu tür aracılıklar sebebiyle zamanla kabirlerden medet umar hale geleceğini ve bunun “şirke kapı aralayacağını” iddia ederek kapıyı tamamen kapatmayı fıkhi bir zorunluluk olarak görür.
Sonuç
Peygamber ve evliya ile tevessül meselesi, İslam fıkhında tek bir kalemde “şirk” olarak nitelendirilebilecek kadar basit bir konu değildir. Ehl-i Sünnet’in dört hak mezhebi ve kelam imamları, tevhidi korumak şartıyla zat ile tevessülü meşru görmüş, İslam medeniyetinin ameli zenginliği içinde değerlendirmişlerdir. Bu ameli uygulamayı bir akide savaşına dönüştürmek ve müminleri tekfir etmek yerine, fıkhın izin verdiği ölçüleri bilmek ve mutlak gücün sadece Allah’a ait olduğu bilincini kaybetmemek esastır.
Kaynakça
- İbn Teymiyye, el-Kaidetü’l-Celiyye fi’t-Tevessül ve’l-Vesile, Kahire.
- Taftazânî, Şerhu’l-Makâsıd, Kelam Sıfatı ve Dua Bölümü.
- İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, İstiska (Yağmur Duası) Babı.
- Kevserî, Muhammed Zâhid, Mahku’t-Tekavvül fî Mes’eleti’t-Tevessül, Kahire.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam Ansiklopedisi, “Tevessül” Maddesi.
KAYNAK: islamvetarih.com