İnsanlık hiç olmadığı kadar büyük bir bilgi imkânına sahip. Eskiden bir konu hakkında bilgi edinmek için kitaplara, kütüphanelere ve uzmanlara ihtiyaç duyulurken bugün elimizde küçük bir telefonla dünyanın bütün bilgilerine ulaşabiliyoruz.
Fakat garip bir çelişkiyle karşı karşıyayız:
Bilgi çoğaldıkça insan gerçekten daha mı bilgili oluyor?
Maalesef her zaman öyle değil.
Çünkü bilgiye ulaşmak ile bilgiyi anlamak, sorgulamak ve doğruyu yanlıştan ayırmak aynı şey değildir.
Bugün insan birkaç saniye içerisinde binlerce bilgiye ulaşabiliyor. Fakat bu bilgilerin hangisinin doğru, hangisinin yanlış, hangisinin eksik veya maksatlı olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değil. Üstelik sosyal medya, insanlara çoğu zaman gerçeği değil, hoşuna giden şeyi gösteriyor.
İnsan da zamanla yalnızca kendi düşüncesini destekleyen bilgileri okumaya başlıyor.
Böylece bilgi insanı geliştirmek yerine, bazen insanın kendi düşüncesine daha fazla kapanmasına sebep oluyor.
Bilmek başka, anlamak başkadır
Bir insan yüzlerce kitap okuyabilir, binlerce bilgi ezberleyebilir. Fakat bütün bunlar onun mutlaka hikmet sahibi olduğu anlamına gelmez.
Çünkü asıl mesele ne kadar bilgiye sahip olduğumuz değil, sahip olduğumuz bilgiyi nasıl kullandığımızdır.
Mesela adalet hakkında çok şey bilen bir insan adaletsizlik yapabilir. Güzel ahlak hakkında konuşan bir insan insanları kırabilir. Din hakkında çok şey bilen bir insan, öğrendiği bilgilerin gereğini hayatında göstermeyebilir.
Demek ki bilgi, tek başına insanı değiştirmeye yetmiyor.
Bilginin insanın davranışına, ahlakına ve bakış açısına yansıması gerekiyor.
Peki neden araştırmıyoruz?
Bugünün insanının en büyük problemlerinden biri de belki budur:
Duyduğuna inanmak.
Bir haber görüyoruz, hemen inanıyoruz.
Bir video izliyoruz, anlatılanı doğru kabul ediyoruz.
Birisi dinî bir söz söylüyor, kaynağını araştırmadan paylaşıyoruz.
Bir tarih bilgisi duyuyoruz, gerçekten doğru mu diye bakmadan başkalarına aktarıyoruz.
Oysa araştırmak, insanın kendi düşüncesine de karşı çıkabilmesini gerektirir.
Gerçekten bilgi arayan insan, yalnızca kendi fikrini destekleyen delilleri değil, kendi fikrine aykırı olan delilleri de görmek ister.
Çünkü amacı haklı çıkmak değil, doğruyu bulmaktır.
Asıl cahillik bilmemek midir?
Belki de cahilliği yalnızca “bilmemek” olarak tanımlamak yeterli değildir.
Bazen insan bilmediğini bilir ve öğrenmeye çalışır. Bu, aşılabilecek bir eksikliktir.
Asıl tehlikeli olan ise bilmediği halde bildiğini zannetmektir.
Çünkü bilmediğini bilen insan soru sorar.
Bilmediğini bilmeyen insan ise soru sormaya bile ihtiyaç duymaz.
İşte burada kibir devreye girer.
İnsan kendi düşüncesini mutlak doğru kabul ettiği anda öğrenme kapısını kapatır.
Sonuç
Bugün belki de tarihin en fazla bilgiye ulaşabilen insanlarıyız. Fakat bu durum bizi otomatik olarak en bilgili insanlar yapmıyor.
Çünkü mesele bilgiye ulaşmak değil;
Doğru bilgiyi bulmak, onu anlamak, sorgulamak ve hayatımıza taşıyabilmektir.
Bu nedenle çağımızın en büyük problemi belki de bilgisizlikten ziyade bilgi kirliliği ve hakikati ayırt edememe problemidir.
Her duyduğumuza inanmak yerine araştırmayı, her okuduğumuzu doğru kabul etmek yerine sorgulamayı ve kendi düşüncemizi bile gerektiğinde yeniden gözden geçirmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü insanın gelişmesi, “Ben zaten biliyorum.” dediği yerde değil, “Acaba bilmediğim ne var?” diye sormaya başladığı yerde başlar.
Celal Yağmur / İslam ve Tarih
