MU’TEZİLE FIRKASI
Mutezile fırkası Emevîler devrinde ortaya çıktı. Fakat asıl Abbasîler devrinde uzun zaman İslâm efkârını meşgul etti.
Hulefâ-yı Râşidin zamanında ve Emevîler devrinde Irak’ta muhtelif dinlere mensup birçok milletler sakin idi. Bunların içinde Irak’ın eski sekenesi olan Geldâniler, İranlılar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Araplar vardı. Bunların çoğu Müslüman olmuştu. Bâzıları Müslümanlığı, kafasında yerleşmiş olan eski malûmatın ışığında anladı ve ona içine sinmiş olan renge göre yeni bir renk verdi. Onun anlayışına göre bir akîde ortaya çıktı. Bâzıları Islâmı, safi kaynağından, temiz menbamdan aldı. Gönlüne sâfiyet-i asliye-siyle yerleştirdi. Fakat şuurunu ve arzulan hâlis değildi.
Farkına varmadan eskiye meyil arzuları uyandırdı. Psikoloij bilginlerinin dedikleri gibi, şuur altı yoluyla eski sezgiler sızıyordu. Onun için EnuVül-Mü’minîn Hz. Ali zamanında islâm ülkelerinde fitneler coşup kaynaşmağa başlayınca, Irak’ta uyumakta olan o eski arzular yer yer yeniden uyandı. İçlerinde gömülü olan fikirler açığa vuruldu. Irak’ta ve etrafında Hâriciler ve Şia meydana çıktı. İşte bu re’y ve görüş kaynaşması içinde Mutezile fırkası da türedi.
Ulemâ bu fırkanın ne zaman çiktiğıada ihtilâf etmişlerdir. Bâzıları onun ilk meydana çıkışını şu hâdiseye bağlar: Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan, Müslümanlar arasında boş yere kan dökülmesin diye Hilâfeti Muâviye’ye bıraktığı zaman, Hz. AH taraftarlarından bir kısmı siyasetten çekilerek kendilerini ibadet ve itikat umuruna verdiler. Ebu Hüseyin tarâifî: (Ehl’ül-Ehva vel-Bidâ) adlı kitabında bunlar hakkında diyor ki:
«Bunlar kendilerine Mutezile nammı verdiler. Zira Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan Muâviye’ye bî’at edip bütün umuru ona teslim edince bunlar Hasan’dan da, Muâviye’den de, hattâ bütün halktan ayrıldılar. Evlerine çekildiler. Mescitlere kapandılar. İlim ve ibâdetle meşgul oluruz, dediler.
Ekseriyete göre Mutezilenin başı. Vasıl b. Atâ’dır. Hasan Bas-ri’nin ilim meclisinde bulunuyordu. O çağda bütün zihinleri kurcalayan büyük günah irtikâbı mes’elesi ortaya atıldı. Hasan Basri görüsünü söyledi. Vasıl, üstadı Hasan Basri’ye muhalefet elti Ve büyük günah işleyen mü’min değildir, o küfür ile’îman arasında bir mertebededir, dedi ve üstadının meclisinden ayrılarak başka bîr
ders halkası kurdu. Bunun için onlara, ayrılan mânâsına, Mntezile denildi.
Müsteşriklerden bâzıları ise onlara Mutezile denilmesinin sebebini başka buluyorlar: Onlar dünyadan yüz çevirmiş, kendilerini ibadete vermiş muttaki kimseler, dünyadan ayrılmışlar, dünyadan yüz çevirip uzlete çekilmişler mânâsına gelen bir vasıf imiş! Fakat bu fırkaya mensup olanların hepsi böyle değildir ki, içlerinde mâsiyet işlememiş kimseler de var, muttakîler de var. Bâzıları ebrârdan İse, bâzıları fâcırlerden.
130- Mutezile Mezhebi
Ebû Hasan Hayyat (întisar) kitabında diyor ki : Bir kimse Mutezilenin esası olan beş aslı kabul etmedikçe, Mutezile ismini almağa hak kazanmaz. Onlar da:
1- Tevhide 2- Adalet, 3- Vaad ve vaîd, 4- îki mertebe arası, 5- Mârufla emir, kötülükten nehiydir. Bir insanda bu beş haslet tam olarak bulunursa o Mutezile mezhebinin esası bu beş şeydir. Bu yoldan ayrılan onlardan olamaz. Bu beş asıldan herbîri-ni kısaca bahsedelim :
1- Tevhid : Mutezile mezhebinin Özü budur. Ebû Hasan Eş’-ari’nin Makâlât’ül-îslamiyyin kitabında dediği gibi tevhid demek: Allah birdir, O’nun misli yoktur, işitir, görür fakat cisim, suret, şahıs, cevher, araz da değildir, Renk, koku, tat, hareket, hurudet, rutubet gibi şeylerden uzaktır, bunlar cevher ve arazın” vasıflarıdır. O herşeyî ihata eder, içine alır, mahlûklardan hiçbirinin vasıflarıyla O vasfolunmaz. O akla gelen her tasavvurun üstündedir… Âlim, Kaadir, Hayy olarak devam eder, Gözler O’nu görmez. Vehimler onu ihata edemez.. Tek kadîm olan odur. O’ndan başka Tanrı yoktur. O’nun ortağı ve dengi yoktun Yarattıklarını yaratmakta O’nun yardımcısı yoktur. Yarattıklarını eski bir örnekten alarak yaratmış değildir.
Mutezile tevhid hususunda gayet titiz davranır. Allah eşyadan hiç birine benzemez. Cisim ve cihetten münezzeh olduğundan âhı-rette Allah’ın gözle görülmeyeceğine kânidirler. Onlarca Sıfat, Zattan başka değildir. Yoksa kadîmlerin çok olması icap eder. Taad-düd-i kudemâ ise bâtıldır. Onlara göre Kur’an mahtûktur. (Bu bahis biraz kısaltılmıştır.)
2- İkinci esasları adalettir. Mes’ûdi, Murûcuz-zehep’de bunu şöyîe açıklıyor: «Allah’u Teâlâ fesadı sevmez, kulların ef’alini yaratmaz, Allah’ın verdiği kudretle kullar Allah’ın emir ettiklerini işlerler. O ancak murat ettiğini emreder. Kerih gördüğü şeyi *ıeh-yeder. Emir ettiği iyilikleri sever. Nehyettiği kötü şeyden uzaktır. Tâkatları olmıyan şeyleri kullara emretmez. Güçleri yetmiyen şeyi onlardan istemez. Bir kimse ancak Allah’ın verdiği kuvvetle elini yumup açar. Onlara bu kudreti veren Allah’tır. İsterse alır yok eder. Dileme halkı itaata mecbur eder, mâsiyyetten meneyler. Buna kaadv.-.İir. Bunu yapmıyor, çünkü o zaman kulları imtihana çekmenin mânâsı kalmaz.
Bu eMila; kul fi’linde muhtar değildir, diyen Cehmiye’ye cevap vermiş oluyor. Bunu zulüm sayarlar. Çünkü bir şahsa bir şeyi hem emir etsin, hem de ona muhalefete zorlasın, böyle emirde mânâ yoktur. Bir şeyden nehyedip sonra da onu yapmağa mecbur tutmak olmaz. Cebriye ise buna kail, bu asla dayanarak kul kendi
fi’lini yaratır, dediler. Fakat Allah’ın acizden tenzih elmek mânâsını da düşünerek bu, Allah’ın kulda yarattığı ve ona verdiği kuvvetlerle olur, hakikî Halik O’dur dediler. Bu kuvveti kula veren Allah’tır, Allah bu. verdiği kuvveti geri almağa, kaldırmağa kaadirdir. Teklif umuru tam olsun diye bu kuvveti kula vermiştir.
3- Va’d ve vaîd : Yani iyilik yapanlara sevap vaad etmek kötülük işleyenlere azap vermek demektir. Tevbe etmedikçe, büyük günah işleyenleri affetmez.
4 – îmanla küfür arasında bir mertebe tâyini mes’eîesi ise şudur: Şehristânî bunu şöyle anlatıyor: «Vasıl îbn-i Atâ demiş ki: iman bir takım iyi hasletlerin mecmuundan ibarettir. Bunlar kimde varsa sahibine: mü’min, denir. Mü’min medih ismidir. Fâsikta bu vâsıflar toplanmaz. O medih ismine lâyık değildir, ona mü’min denilmez. Fakat fâsık, kâfir de değildir. Çünkü keiime-i şahadeti söylüyor, diğer hayırlı işler de yapıyor, fakat o büyük günah işlemiş olduğu halde tevbe etmeden bu dünyadan giderse Cehennem ehlinden olur. Çünkü âhirette iki zümre vardır: Bir zümre Cennette, diğer zümre Cehennemde. Fakat fâsıkın azabı biraz hafif olur. Kâfirlerin üstünde bir yerde bulunur.
5- İyilikle emir, kötülükten nehy esasına gelince islâm dâvasını neşretmek için bunu yapmak mü’minîere vâcibdir. Sapmışlara doğru yolu göstermek, azgınlar) irşad etmek lâzımdır. Herkes bunu gücünün yettiği kadar yapar. Söz ve kalem sahipleri sözle ve kalemle; kılıç sahipleri kılıçla vu vazifeyi yerine.getirir.
Kaynak: İmam Azam Ebu Hanife