İnançsızlıktan İslama Giden Yolculuk
1.Bölüm: Mutluluğun Gölgesinde
Colorado, Boulder / Amerika..
Dağların eteklerinde kurulmuş bu sakin şehir, Maria için her zaman huzurun adresi olmuştu. Sabahları kahvesini eline alıp pencereden baktığında, dağların doruklarına vurmuş ilk ışıklar, ona dünyanın güvenli bir yer olduğunu hatırlatırdı. Henüz yirmi üç yaşındaydı, üniversiteden yeni mezun olmuştu ve hayat ona karşı cömert davranıyor gibiydi.
Ailesi, Güney Afrika kökenliydi ama Amerika’ya yerleşeli uzun zaman olmuştu. Babası mühendis, annesi biyoloji öğretmeniydi. Her ikisi de eğitimli, kültürlü ve… inançsızdı.
Evin içinde Tanrı’dan hiç bahsedilmezdi.
Dua, onlar için ortaçağ kalıntısı bir alışkanlıktı. Maria’nın annesi sık sık, “Eğer insan aklını kullanırsa, Tanrı’ya ihtiyacı kalmaz,” derdi. Babası ise daha keskin konuşurdu: “Din, zayıf insanların dayanağıdır.”
Maria da bu düşüncelerle büyümüştü. Ne kiliseye giderdi, ne dua ederdi. Hatta bazen, dindar insanları küçümseyerek izlediğini fark ederdi kendinde. Onlara göre hayat, sadece yaşanacak bir serüvendi; ölüm ise kaçınılmaz bir sona işaret ediyordu, ötesi yoktu.

Maria’nın dünyasında Tanrı yoktu ama David vardı. David, Colorado Üniversitesi’nde tanıştığı bir gençti. O da Maria gibi bilime, müziğe ve hayata tutkuyla bağlıydı.
Birbirlerini ilk kez felsefe dersinde görmüşlerdi. Maria, “Tanrı bir yanılsamadır” konulu bir tartışmada konuşmuş, David de onun fikirlerine zekice karşılık vermişti. O gün, aralarındaki çekim sadece fikirlerle sınırlı kalmamıştı.
Zamanla her anı paylaşır hale geldiler. Sinemalar, kampüs yürüyüşleri, sabahlara kadar süren sohbetler…
David, fotoğrafçılıkla uğraşıyordu; en çok da Maria’nın kahkahasını yakalamayı severdi. “Sen güldüğünde dünya aydınlanıyor,” derdi. Maria o anlarda gerçekten aydınlanmış hissederdi.
Onunla birlikteyken Tanrı’yı hiç düşünmezdi. Çünkü mutluluk, ilahi bir şeye ihtiyaç bırakmıyordu. David onun için hem sevgili, hem dost, hem de anlamın ta kendisiydi.
Maria’nın ailesi bu ilişkiye karşı değildi. Hatta babası bir akşam sofrada, “David mantıklı bir çocuk, üstelik dindar da değil. Tam sana göre biri,” demişti. Maria o zaman bunu bir övgü gibi algılamıştı. Dinsizlik, onların dünyasında bir tür zekâ göstergesiydi. İnançlı biriyle çıkmak, sanki geri kalmışlık gibi görülürdü.
Maria’nın çevresi de farklı değildi. Arkadaşları gece kulüplerinde, barlarda, konserlerde zaman geçirirdi. Cumartesi geceleri alkol ve kahkaha içinde geçer, Pazar sabahları kimse hangover’ını hatırlamazdı. Üniversitedeki çoğu genç gibi onlar da “özgürlük” kavramını sınırsızlıkla karıştırmıştı. Maria da o rüzgârın içindeydi. Ama kalbinin derinlerinde, bazen sessizce bir huzursuzluk hissederdi. Her şey yolundaydı ama neden geceleri bu kadar boş hissediyordu?
Bazen sabaha karşı David’in yanında uyandığında tavana bakar, kendi kendine sorardı:
“Eğer hayat bu kadar güzel, bu kadar doluysa, neden içimde hep bir eksiklik var?” Sonra hemen gülümser, bu düşünceleri bastırırdı. “Belki sadece yorgunum,” derdi.
David onun için mükemmeldi. Eğlenceli, zeki, merhametliydi. Her tatilde yeni yerler gezerlerdi; Arizona çölünde kamp kurmuşlukları bile vardı. O gece, ateşin başında David, gökyüzündeki yıldızlara bakıp şöyle demişti:
“Biliyor musun Maria, belki Tanrı yoktur ama eğer varsa, şu yıldızları bu kadar güzel dizmiş olmalı.” Maria gülmüştü. “Eğer varsa,” diye tekrarlamıştı, “emin ol seni görünce gurur duyardı.” O an, ikisi de Tanrı’dan bahsetmişti ama ikisi de O’na inanmıyordu. Yine de gökyüzü, o gece hiç olmadığı kadar sessizdi.
Aradan yıllar geçti. İlişkileri olgunlaştı, hatta nişanlandılar. Boulder’da küçük bir daire tuttular. Hayat planları basitti: David yeni bir işe girecek, Maria yüksek lisans yapacak, birkaç yıl sonra da evleneceklerdi. Dünya düzenliydi. Tıpkı onların inandığı gibi: Tanrı yoktu ama düzen vardı.
Ne Maria ne David, ölüm üzerine hiç konuşmamıştı. Onlar için ölüm uzak bir kavramdı; yaşlılara ait bir konuydu. Her şey kontrol altındaydı — ya da öyle sanıyorlardı.
Maria bazen, akşam üzerleri David işe giderken camdan bakar ve kendi kendine “Ne kadar şanslıyım,” derdi. Hayatı, arkadaş çevresi, nişanlısı, ailesi… Her şey tam yerindeydi.
Ama kader, tam da böyle anlarda yaklaşır insana. Sessizce, hiç beklenmeden..
KIRILMA ANI
Sonbahar, Boulder’ın dağlarından şehre doğru ağır ağır iniyordu. Ağaçların yaprakları sarıya dönmüş, kampüsün yolları kuru hışırtılarla dolmuştu. Maria o sabah erkenden uyanmış, David’e kahvaltı hazırlamıştı. Küçük mutfakta kahve kokusu ve tost sesi arasında gülüşüyorlardı. Her zamanki gibi David’in aceleyle arabasına yetişmesi gerekiyordu. Arizona’daki yeni iş görüşmesine gidecekti.
“Yol uzun, dikkatli sür olur mu?” dedi Maria, elleri hâlâ onun elindeyken. David gülümsedi, o tanıdık bakışla:
“Senin sesini duydum ya, başka bir şeye dikkat etmeme gerek yok.” Maria güldü ama içi huzursuzdu. “Ciddiyim David, yorgunsun. Dün gece geç yattın.” “Merak etme, kahveni içtim. Senin yaptığın kahveyle kazaya mı gideceğim?”
Maria onu uğurladı. Araba uzaklaşırken arkasından el salladı. O an kalbinde tuhaf bir sıkışma hissetti. Bir önsezi miydi, yoksa sadece ayrılığın kısa hüznü mü, bilemedi.
Günün geri kalanı sıradan geçti. Maria, üniversitenin kütüphanesinde tezine çalıştı, birkaç arkadaşına mesaj attı, sonra akşamüstü eve döndü. David aramış olmalıydı ama telefonuna hiç mesaj gelmemişti.
“Muhtemelen dağ yollarında çekmiyor,” diye düşündü. Yemek hazırladı, televizyonu açtı. Gözleri sık sık saate kayıyordu.
Saat 20.00 olmuştu. David’in çoktan Arizona’da olması gerekiyordu. Bir kez daha aradı, yine cevap yoktu.
Sonra… telefon çaldı. Ekranda “Boulder Polis Departmanı” yazıyordu. Kalbi bir anda sıkıştı.
“İyi akşamlar, Maria Green’le mi görüşüyorum?” “Evet…” “Hanımefendi… üzgünüz. Bugün öğleden sonra Boulder–Arizona karayolunda ciddi bir trafik kazası oldu…Devamını okumak için, kitabımızı indiriniz.
Romanın Yazarı: Celal Yağmur / ”Maria’nın Gerçek Aşkını Bulması” kitabından..
